Alemdar inşaat

03-04-2017 Ekrem ASMA

Bu günlerde sık sık çocukluğumuzun en güzel anılarından olan Evet – Hayır yarışmasını anımsıyorum.  En çok da “ Mehter marşıyla gelip – İzmir Marşıyla gitme “ kısmını severdim. Çok sevdiğim bu iki marşın aynı yarışma da çalınması ise ayrıca mutlu ederdi beni… Ancak toplumsal olarak mutluluğu yaşamak, çeşitlilikte birleşmek yerine ayrışmayı, ötekileştirmeyi daha çok tercih ediyoruz… Eğlenceli yarışma programında bir araya gelen iki marşımızı karşı karşıya getiren bir evet – hayır referandum sürecine hazırlanıyoruz.  

 

            Biliyorum; maalesef konunun detayına girmeden, sakin ve objektif olarak değerlendirmeden, her zaman yaptığımız gibi bir an önce etiketleme telaşı ile “ evetçi mi “ “hayırcı mı” olduğumu öğrenmek istiyor büyük çoğunluk …

 

            Öncelikle; bugün önümüze gelen Başkanlık Sistemi tartışması ve anayasa değişikliği referandumunun arka planında yazımızın başlığını oluşturan  tarihin sarkacının olduğunu düşünüyorum. Bizler genellikle ilerlemeci tarih anlayışı ile hep daha iyiye, daha gelişmişe daha insancıla gittiğimizi düşünürüz. Oysa gözlemime göre ilkyazımızda da bahsettiğim gibi dağınıklıktan bütünlüğe, özgürlükten güvenliğe, makullükten anlık reflekse ve ardından da tersine yavaş yavaş akan zaman sarkacı sürekli bir dağılma ve denge arayışına salınmakta.

 

            Zira süreci izlediğimizde kral – padişah gibi mutlak güce sahip yönetimden, yaklaşık yüzeli – iki yüz yıl önce  , “başkan” “ başbakan” “meclis” “ meclis başkanı” gibi daha çoğulcu ve yetkinin dağıldığı anlayışın daha da genişlemesi ve “ başkan “ kelimesinin yerine “sözcü” “organizatör” gibi daha yumuşak ve hiyerarşik üstünlük taşımayan sözcüklere evrilmesi beklenirdi ilerlemeci tarih anlayışına göre… Açıkçası hiyerarşik üstünlük taşıyan kelimelere alerjisi olan bir kişi olarak da benim beklentimde bu doğrultudaydı. Yaklaşık on yıl önce yazdığım bir yazı da , “ demokrasi de iş başına gelen yöneticilerin, seçilmiş kral olmadıklarını, denetlenme ve hesap verme yükümlülüğüne tabi olduklarını ve insanlığın nasıl kral, sultan, şah gibi kavramları aştıysa zamanla başkan kelimesinin yerini de başka kelimelerin alacağını” yazmıştım.  

 

            Ancak tarihin sarkacı sadece ülkemizde değil tüm dünyada beklenenin aksine bir süreç izlemeye başladı.  Mevcut yetkileriyle yetinmeyen, halk kitleleri üzerinde etkili ve farklı yaklaşıma tahammülü olmayan, taraf olmayan bertaraf olur diyen “ kurtarıcı liderler” çağına geri dönüş yolculuğu başladı.  Sarkozy, Putin, Merkel, Trump gibi politikacılarda bu kuşağın politikacıları. Bu sebeple kanaatime göre ülkemizdeki başkanlık sistemi tartışmalarının arkasında da bu tarihsel kuşağın etkisi çok büyük…

 

            Şimdi, önümüze konulan anayasa değişikliği paketi ne “ Evet’ i ” savunanların iddia ettiği gibi sorunlarımızı hızlıca çözecek, bizi uçuracak bir paket; ne de Hayır’ı savunanlarının iddia ettiği gibi demokratik kazanımlarımızı tümden yok edecek, köprüden önceki son çıkış olan bir paket değil… O sebeple aslında çok da büyük bir değişiklik yok. Zira mevcut parlamenter sistemde de seçmenden bu kadar destek alan bir politikacı bir şekilde o yetkileri elinde topluyor.

 

            Köklü anayasa değişiklikleri, toplumun farklı kesimleri tarafından yeterince tartışılarak ve toplumun büyük çoğunluğunu sürece dâhil ederek yapılması gerekmektedir. Bu sebeple sağlıklı bir süreç yaşamadığımızı belirtmemiz gerekiyor. Yalnız bu sürecin sağlıklı ilerlememesinde paketi öneren ve savunanlar kadar pakete karşı çıkanların da payı büyük.  Zira öngörülü davranıp “pakete karşı olmakla beraber “ paketin daha iyi hale gelmesini sağlayacak öneri, çaba gösterip paketi savunanları ikna edebilecek bir yöntem ve üslup geliştirilebilirdi.

 

            İşin özüne bakılacak olursa ister parlamenter sistem de isterse başkanlık sisteminde en önemli konu 3. Kuvvet olan yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı… Zira her iki sistemde de yasama ve yürütme bir şekilde birbirine daha bağımlı hale gelebiliyor. Zira netice de yasama organı da yürütme organı da halkın oyları ile şekillendiğinden meclisteki çoğunluk ile yürütme temsilcileri aynı görüşten geliyor ve doğal olarak bu iki yapının birbirine bağımlı hale gelmesi kaçınılmaz oluyor. Meclisin ve meclisi oluşturan milletvekillerinin bağımsızlığını güçlendirmek ve lider sultasını engellemek için milletvekilleri adaylarının büyük çoğunluğunun ön seçimle tespit edilme zorunluluğunun anayasa metnine girmesi bu sürecin kazanımlarından biri olabilirdi. Ancak bu ve benzeri öneri maalesef hiç getirilmedi.

 

 İktidarı denetleyecek ve hukuk içerisinde tutacak asıl güç yargı gücüdür… Hemen söyleyeyim gerek mevcut anayasa da yargının oluşumu ile değişiklik teklifinde yargının oluşumu arasında hemen hemen hiç fark yok.

 

             Oysa yargı bağımsızlığı konusunda tartışmamız ve yapmamız gereken birçok konu var.  Üstelik öyle Yüksek Mahkeme üyeleri gibi üst düzey yargı mensuplarını konuşmadan önce, yargıçların mesleğe kabul ve başlamasından başlayarak. Maalesef mevcut durumumuzda “ mülakat” sebebiyle yargıç adaylarımızı daha mesleğe başlamadan farklı arayışlara maruz bırakıyoruz… İlk yapılması gerekli radikal değişikliği söyleyeyim;  her alanda yazılı sınavın haricinde mülakatı kaldırmamız lazım…

 

            Sadece ülkemizde değil gelişmiş demokrasiler olarak gösterilen ülkelerde de yüksek mahkemeler, bağımsız yargı konusu tartışmalı ve sorunlu bir alan.  İncelediğim A.B.D, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde de yüksek mahkeme yargıçları meclis ve/veya başkan tarafından atanıyor. Bu anayasa paketi değişikliği sürecinde asıl tartışılması ve düşünce üretilmesi gereken bu konu da hiç çalışma yapılamadı.  Yukarıda belirttiğim gibi pakete karşı çıkanlardan asıl beklentim süreci doğru yönetip sağlıklı bir yargı sistemi oluşturmanın önünü açmalarını sağlamaktı.  Maalesef bunun yerine eksik, yanıltıcı karşı koyma yöntemini tercih ettiler… Örneğin en çok dile getirilen eleştirilerden birisi “ Cumhurbaşkanın meclisi fesih etme yetkisi “ dile getirildi.  Ancak meclisinde Cumhurbaşkanı seçimlerini yenileyebilme yetkisinden ve Cumhurbaşkanının meclis seçimlerini yenilediğinde kendisinin de görevinin sona ermesinden bahsedilmedi.  Dediğim gibi doğru, gerçekçi olarak değil yanıltmaya yönelik bir karşı çıkış sergileyince paketi öneren ve savunan ciddi ve sayısal olarak nitelikli çoğunluğu oluşturan iki parti karşısında çözüm ve alternatif üreten bir güç olma özelliği kazanamadılar.  Oysa toplumun önüne çok daha kapsayıcı bir metin çıkarılmasını sağlayabilirlerdi.  Dediğim gibi sürecin sağlıksız ilerlemesinde paketi önerenler kadar pakete karşı çıkanlarında payı var.

 

            Görüldüğü üzere bu süreç sağlıklı, sağduyulu olmayı öğrenene kadar hep devam edecek. Bu referandum süreci ve sandıktan çıkacak sonuç da birbirimizi kırmaktan daha önemli değil. İlk yazımda belirttiğim üzere yapısal sorunlarımıza sağlıklı yaklaşamadığımız sürece daha çok anayasa değişiklikleri ile havanda su döveceğiz.

 

            Şunu belirteyim; evet diyenlerde hayır diyenlerde milli iradenin unsurlarıdır ve hem Mehter Marşı gibi hem de İzmir Marşı gibi yürek tınılarımızın güzel renkleridir…

 

            


www.boluobjektif.com'da yer alan köşe yazarlarının yazıları kendi görüşleridir. Yazdıkları köşe yazılarından dolayı www.boluobjektif.com sorumlu tutulamaz.



Ekrem ASMA Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Burç Yorumları